İsrail ve Var Olmasının Dayanılmaz İç Sıkıntısı !

 İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin 6 milyon Yahudi’yi ( Çok sayıda insanın öldürüldüğü doğru olsa da Yahudileri kendilerini acındırmak için suyunu çıkardığı bu mevzu bugün Avrupalı Tarihçiler için bile oldukça tartışnalı ) gaz odalarında soykırıma uğratmasından sonra Avrupa’nın Yahudiler için hiç de güvenli bir yer olmadığı iyice ortaya çıkınca, ( Bu olaylar öncede Avrupa Yahudiler için güvenli bir yer değildi ! ) O ana kadar katı mülteci politikalarıyla Holocaust’a dolaylı yoldan katkıda bulunan ABD Başkanı Harry Truman ( Dünyayı Yahudi Bilim Adamlarının gazıyla Nükleer dehşetle tanıştıran kişi ! ) , Batı’nın diyetini, Müslüman Arapların ödemesi için ilk adımı attı ve Filistin’e Yahudi göçüne ciddi kotalar koyan Britanya’dan 250 bin Yahudi’nin ‘derhal’ Filistin’e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etti. Bu baskı üzerine herkese mavi boncuk dağıtarak oluşturduğu kördüğümü çözemeyen Britanya konuyu 1947’de Birleşmiş Milletler’e (BM) götürmek zorunda kaldı.

O tarihlerde Filistin’de yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu. Ancak paylaşılacak coğrafya çok küçüktü ve taraflar birbirlerinden nefret ediyorlardı. Sonunda Filistin’i parça parça da olsa aşağı yukarı eşit iki parçaya bölen bir plan BM Özel Siyasi İşler Komitesi’ne sunuldu. Yüzölçümü bakımından bakıldığında plan Araplar için 1936’da Peel Komisyonu’nun önerisinden kötüydü. Ancak nüfus kombinasyonu bakımından da Yahudilerin aleyhine durum vardı. Çünkü Yahudi devletinde 498 bin Yahudi’ye karşılık 407 bin Arap yaşayacaktı. Filistin devletinde ise 725 bin Araba karşılık sadece 10 bin Yahudi yaşayacaktı. Nüfusun geri kalan kısmı ise BM denetimindeki Kudüs bölgesinde kalacaktı. Kudüs’ten vazgeçmek ise Yahudiler için de Araplar için de çok zordu.

Araplar duruma şiddetle itiraz ettiler ama Yahudi tarafı planı kabul etmeye karar verdi. 29 Kasım 1947 günü BM Genel Kurulu’nda 13 ret, 33 kabul (10 üye yoktu) oyuyla aldığı 181 (II) nolu kararla Filistin, Arap ve İsrail devletleri arasında bölündü. Karara göre azınlıklar korunacak, Filistinlilerin ekonomik gelişmesi için adımlar atılacak, Kudüs’e uluslar arası özel bir statü verilecekti. Yine karara göre, her iki devlet daha önce Filistin’in taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalar ve konvansiyonlara bağlı olacaktı. Böylece Balfour Deklarasyonu bir kez daha teyid edilmiş oluyordu.

İngiliz yönetiminde Filistin  ( Ama Öncesinde )

İngiliz mandası altında yönetilmeye başlayan Filistin’e özellikle 1920’lerden itibaren başlayan Yahudi göçü bölgedeki nüfus dengesinde önemli değişikliklere sebep olmaya başladı. 1922 yılında Filistin’deki Yahudi nüfusu 83 binden 467 bine çıktı. Nüfus değişimine paralel olarak Yahudilerin sahip oldukları topraklar da 60 bin hektardan 155 bin hektara çıktı. Yahudi nüfusunun ve denetimleri altındaki toprakların genişlemesi Filistin bölgesinde bir Yahudi sorununun da doğmasına sebep oluyordu. Bu sorun yalnızca toplumsal ya da siyasi bir sorun değildi. Aynı zamanda bölgede çatışmaları da beraberinde getiren bir terör sorunuydu.

1947 yılına gelindiğinde bölgeyi yöneten İngiltere Filistin toprakları üzerindeki çatışmaları sonlandırmak yani sorunu barışçıl bir yöntemle çözmek için Birleşmiş Milletlere talepte bulundu. Kurulan Filistin Özel Komisyonu Filistin’in Yahudiler ve Araplar arasında ikiye bölünmesini Kudüs’ün ise hiçbir yere bağlı olmayan özel bir statüye Corpus Separatum ( ayrı beden ) sahip olmasını kararlaştırdı. Filistin’in en verimli kısımlarını oluşturan yüzde 55 kısmını Yahudilere,  verimsiz topraklardan ve çöllerden  oluşan yüzde 45 kısmını ise Araplara bırakan bu planı Araplar kabul etmediler. Bu anlaşmazlık üzerine 14 Mayıs 1948 tarihinde Yahudiler  İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler.

Arapların Büyük Felaketi: ‘Nakba’

Ancak güçlerini abartan Filistinliler ve Araplar BM’nin bu kararını reddettiler. Yahudi tarafının buna cevabı 1937’den beri zaman zaman başvurdukları tedhiş eylemlerini sistematik hale getirmek oldu. 1948 yılı boyunca para-militer ‘savunma/saldırı’ örgütü Hagannah ve İrgun, Lehi, Stern gibi çetelerin eylemleri sonucu yüz binlerce Filistinli evlerinden kaçmak zorunda kaldı. Bu büyük kaçış, Filistin tarih yazımında ‘Nakba’ (Büyük Felaket) adıyla anıldı.

Askeri zaferler Siyonistleri cesaretlendirdi ve 14 Mayıs 1948’de BM taksim planında kendilerine öngörülen bölgede İsrail Devleti’ni ilan ettiler. Açıklamanın ertesi günü Suriye, Ürdün, Mısır, Lübnan ve Irak, İsrail’e karşı savaş açtı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nı İsrail kazandı ve BM taksim planında Filistinlilere ayrılan toprakların bir bölümünü de işgal etti. Filistin’in güney ucunu oluşturan 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik bir şerit olan Gazze de Mısır’ın eline geçti. Savaş sırasında Arap Birliği’nin gi¬rişimi ile kurulan Filistin Ulusal Konseyi, 1 Ekim 1948’de başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’ni ilan etti. Ancak egemen olacağı bir toprak parçası olmadığından bu devletin ilanı kâğıt üzerinde kaldı. Bunlar olurken, Türkiye Filistin Devleti’ni de İsrail’i de tanıdı. Ama biri hayali devlet diğeri somut devlet olduğu için, zaman içinde İsrail’le ilişkilerini kurumsallaştırdı.

Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri İsrail’in bağımsızlık ilanından birkaç saat sonra saldırıya geçtiler. Ancak batılı devletlerin desteğini alan İsrail’e karşı fazlaca bir başarı sağlayamadılar. İsrail savaş sonrasında Filistin’deki toprağını yüzde 55’ten yüzde 78’e çıkardı.

Filistin cephesinde görevli İngiliz General Allenby: “Türkler ürküten, delice bir mücadele gücüne sahipler. Savaş kabiliyetlerini tamamen yitirmelerine karşı; hala çarpışmaya devam ediyorlar. Bir avuç Türk siperlerde mahpus kaldıklarını bilmelerine rağmen savaşı ısrarla sürdürüyorlar. Bu yüzden zaman kaybediyoruz” dedikten kısa bir süre sonra 11 Aralık 1917’de Kudüs şehrine girmişti. İngiliz ordusunun Kudüs’ü işgali yaklaşık 1300 yıllık Müslümanların egemenliğini sonlandırırken aynı zamanda İsrail devletinin kuruluşuna giden yolu açıyordu.

Arap-İsrail savaşları

İsrail devletinin kuruluşunun ilanı bölgedeki Arap ülkelerinin İsrail’e savaş açmasını beraberinde getirdi. Ve böylece ardı arkası kesilmeyecek Arap İsrail gerilimi ve savaşları başlamış oldu. Mısır,Ürdün,Suriye ve Irak kuvvetleri İsrail’in bağımsızlık ilanından birkaç saat sonra saldırıya geçtiler. Ancak batılı devletlerin desteğini alan İsrail’e karşı fazlaca bir başarı sağlayamadılar. İsrail savaş sonrasında Filistin’deki toprağını yüzde 55’ten yüzde 78’e çıkardı. 700 bin kadar Filistinli Arap ise ülkelerini terk ederek komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

1956 Süveyş Krizi sonrası yaşanan Arap İsrail-Fransa,İngiltere savaşı da farklı bir sonuç getirmedi. Ancak askeri olarak mağlubiyetle sonuçlanan bu savaştan siyasi bir zaferle  çıkan Mısır ve onun lideri Cemal Abdünnasır Arap dünyasında önemli bir lider olarak gözükmeye başladı. Cemal Abdünnasır milliyetçi sosyalist bir çizgide ülkesini kalkındırmaya çalışırken aynı zamanda da sosyalist ülkelerle kurduğu iyi ilişkilerin neticesinde önemli bir askeri bir güç oluşturmaya başladı. Onun hedefi Arap devletlerini sosyalist bir çizgide birleştirmek, bu birliktelik ile de Filistin meselesini askeri yollarla çözmekti. 1967  yılına gelindiğinde başta Mısır olmak üzere diğer Arap devletleri ( Suriye,Ürdün,Irak,Kuveyt ) ülkelerinde olağanüstü hal ilan ederek savaş öncesi son hazırlıklar yapıldı. Arap devletleri kendi aralarında ittifak kurarken İsrail’de de durum farklı değildi. Arap milliyetçiliğini daha büyük bir tehlike haline gelmeden yok etmek isteyen radikallerin de harekete geçmesi ile İsrail’de milli birlik hükümeti kuruldu. İsrail Birleşmiş Milletler müdahalesinin yaşanmasına fırsat vermeyecek şekilde kısa süreli ve kesin başarı getirecek bir savaşın kendileri için gerekli olduğunu düşünüyorlardı ve tüm hazırlıklarını da buna göre yaptılar. İsrail Savunma Bakanı Moshe Dayan kesin bir galibiyet için yapılan istihbarat hazırlığını şu cümlelerle ifade ediyordu : Bu savaş için söyleyebileceğim tek şey, istihbarat birimlerinin rolünün en az Hava Kuvvetlerimiz ve Kara Kuvvetlerimiz kadar önemli olduğudur.”

6 Gün Savaşı ve Kudüs’ün işgali

1967 yılının 5 Haziranında saat 7’yi 10 geçe İsrail’den kalkan savaş uçakları alçak bir uçuş ile Mısır üzerine ulaştı. 17 ayrı üste bulunan Mısır hava kuvvetlerine ait yüzlerce savaş uçağını birkaç saat içinde imha ettiler. İsrail’in bu ani saldırısıyla Mısır hava kuvvetlerinin beşte üçü yok oldu. Ertesi gün Mısır’ın elinde bulunan Gazze ve Sina yarımadası da İsrail’in eline geçti. Böylece birkaç gün içinde Arap devletleri büyük yıkıma uğradı. Asıl büyük darbe ise savaşın üçüncü günü yaşandı. Savaşın başında İsrail Kudüs şehrinin işgalini planlanmamıştı. Ancak savaş kısa sürede büyük bir zaferi beraberinde getirince İsrail yönetiminin fikri de değişti ve Kudüs’ün işgali kararlaştırıldı. 7 Haziran günü İsrail askerleri tarihi şehre Kudüs’e girdi. Şehir sokak savaşları ile savunulmaya çalışıldıysa da birkaç saat içinde İsrail askerleri Ağlama Duvarının önüne gelmişlerdi. Böylece 1917 yılında Osmanlı Devletinin egemenliğinden çıkmış olan Kudüs şehri 50 yıl sonra Yahudilerin eline geçmiş oldu.

Doğu Kudüs’ü işgal eden İsrail Kudüs’ü İsrail devletinin sonsuza kadar bölünmez başkenti ilan etti. Altı gün süren savaşın sonunda başta Kudüs olmak üzere Filistin topraklarının büyük kısmı, ayrıca Ürdün, Suriye ve Mısır topraklarının  bir kısmı İsrail tarafından işgal edildi. İsrail bu savaşın sonunda topraklarını iki buçuk kat genişletmiş oldu. 1967 savaşının başlamasına sebep olan Cemal Abdünnasır büyük bir prestij kaybına uğrarken Pan-Arabizm fikri de çöktü. Filistinliler bu savaşın ardından kendi mücadelelerini vermeye başladılar. Filistin Kurtuluş Örgütü ise bu savaştan sonra etkinliğini artırmaya başladı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir