” Haşhaşiler ”

 Haşhaşiler  Sabbahîler yada Suikastçılar, Şia kolunun İsmâ‘îl’îyye mezhebine mensup Hasan bin Sabbah tarafından 1090 yılının Eylül ayında Elemût Kalesi’ni zaptettiğinde kurulmuş olan dinî tarikat ve siyasî örgüt.

“Haşhaşi” kelimesinin kökeni ve anlamı 19. yüzyıla kadar Batı dünyasında tartışma konusu olmuştur. 19 Mayıs 1809 tarihinde Silvestre de Sacy’nin Institut de France’da yayınladığı bildiride kelimenin etimolojisine getirdiği açıklama kabul görmüştür. Sacy’e göre Batı dillerinde “suikastçı, kiralık katil” gibi anlamlara gelen ve en erken Haçlı Seferleri kayıtlarında rastlanan “assasini, assissini, heyssisini” gibi kelimelerin kökeni Arapçadaki “haşhaş” kelimesidir. Bu kelimenin çoğulu ise “haşhaşiyyun, haşhaşin” gibi kelimelerdir.

“Haşhaş” kelimesi Arapçada “kuru ot” ve “hayvan yemi” anlamına gelir. Sonraları kelimenin anlamı uyuşturucu etkisiyle bilinen hint keneviri ile özdeşleştirilmiştir. Silvestre de Sacy, Haşhaşiler’e bu adın haşhaş kullanma alışkanlıkları yüzünden verildiği kanısını benimsememekle beraber bu adın, şeyhin fedailerine vadettiği cenneti tattırabilmek için onlara gizlice haşhaş içirmesiyle ilgili olabileceğini düşünmüştür. Bunu da özellikle Marco Polo’nun seyahatnâmelerinde geçen cennet bahçeleri hikâyesiyle temellendirmiştir. 1273 yılında İran’dan geçmiş olan Marco Polo’nun seyahatnâmesindeki hikâye kısaca şöyledir:

Kendi dillerinde şeyhlerine “dinin büyüğü” anlamına gelen Alaeddin diyorlardı. Şeyh iki dağ arasındaki vadiyi kapatmış ve burayı sütten, baldan ve şaraptan akan sular, güzel huriler ve çeşitli meyve bahçeleriyle donatmıştı. Dağın şeyhi müridlerinin gerçekten cennette olduklarını zannetmeleri için burayı Muhammed’in cennet tasvirine benzetmişti. Bizim yaşlı adam dediğimiz bu efendi fedailerine iksirinden içirerek onları dörderli, altışarlı gruplar halinde bahçeye taşıtıyordu. Gerçekten cennete gittiklerini zanneden müridlerini bir göreve göndereceği zaman şeyh “Gidip şunu şunu öldüresin. Meleklerim seni cennete götürecektir.” diyordu. Şeyh’in cennetine geri dönebilme arzusuyla fedailerin göze almayacağı hiçbir tehlike yoktu.

Alamut’tan günümüze ulaşan metinlere göre Hasan müritlerine dinin esaslarına bağlı kalanlar manasında, “esasiyim” demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim “haşhaş”, afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

Araştırmacı yazar Faik Bulut’a göre ise Marco Polo’nun hatıralarında anlattığı bu ifadeler ikinedenden ötürü gerçekleri yansıtmamaktadır:

  1. Marco Polo orayı gidip görmemiştir. Diğer bilim adamlarının görüşleri de bu hususta kendisini desteklemektedir. Marco Polo gidip orayı gördüğünde ise o kale zaten Moğollar tarafından yıkılmıştı. Marco Polo oraya gittiğinde zaten Elemût Kalesi’nin Moğollar tarafından tarumar edilmesinin üzerinden tam On Yedi sene geçmişti.
  2. Elemût Kalesi’nde arkeolojik kazılar yapan Alman arkeologlar orada üzerilerinden ne bal akan, ne süt akan, öyle cariyelerin ve hurilerin dolaştığı, ne de şarap akan ırmakların izine dahi rastlayamadıklarını ve kalenin zaten bütün bunları içerisine alabilecek büyüklükte olmadığını dile getirmektedir.

Faik Bulut, Marco Polo’nun yazdıklarının İtalya’da hapishanedeyken gemicilerden işittiği efsanelerden ibaret olduğunu vurgulamaktadır.

Bu görüşü destekler şekilde Orta Çağ İslam Tarihi konusunda Dünya’nın önemli üniversitelerinde görev yapan uzman tarihçiler erken dönemlerde ortaya çıkan, geniş bir alana yayılmış olan ve bazı tarihi roman yazarlarının eserlerini süsleyen bu sıra dışı cennet bahçeleri hikâyesinin neredeyse tamamen gerçek dışı olduğunu belirtmektedir. Çünkü tarikatın faaliyet gösterdiği dönemde yaşamış olan hem İsmaili hem de Sünni tarihçilerin (Alâeddin Atâ Melik Cüveynî, Reşidüddin gibi) eserlerinde böyle bir söyleme rastlanmamaktadır. Ayrıca Haşhaşi ismi tarihi belgelerde sadece Suriye İsmailileri’ni nitelemek amacıyla kullanılan yerel bir addır. İran İsmailileri için hiçbir belgede bu isim kullanılmamaktadır. Tarihçilere göre bu isim tarikat üyelerinin eylemlerine bir açıklama getirme çabası yerine alaycı bir yaklaşımla onların garip inanışlarını ve abartılı tavırlarını küçümsemeye yönelik bir ifadedir. Bunun yanında “dağın şeyhi” tabiri de Suriye’ye özgüdür. İran İsmailileri’nin lideri için tarihi belgelerde böyle bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır.

İnanç ve ideolojik yapı

İslam’daki ilk kırılma peygamber Muhammed’in vefatından sonra gerçekleşmiştir. Muhammed’den sonra dinî ve siyasî liderin kim olacağı hakkındaki tartışmalar ve gerilimler Şiilik ve Sünni mezheplerini ortaya çıkarmıştır. Başlarda Sünnilik, Arap aristokrasisi temelli iktidarın, Şiilik ise Arap olmayan muhalif Müslüman kesimin temsilcisi olmuştur. Şiilik, Arap olmayan milletlerin eski dinlerinden daha çok etkilenmiştir. Şii mezhebi 765 yılında altıncı imam Cafer es-Sadık’ın ölümü sonrası yeni imamın belirlenmesinde iki kola ayrılmıştır. Ana akım Şii gruplar Cafer’in küçük oğlu Musa Kazım’ı yedinci imam olarak tanımışlardır. Bu grup günümüzün On İki İmamcılık koludur. Uç gruplar ise Câʿfer-i Sâdık’in büyük oğlu İsmâil bin Câ’fer el-Mûbarek’i yedinci imam olarak tanımış ve İsmâililer olarak adlandırılmışlardır. İsmaililik, Yeni Platonculuk felsefeden etkilenen, ezoterik bir mezheptir. Öğreti açısından İslam’daki en zengin, sistematik ve felsefî mezhep olarak görülür.

Tarikat, İsmaililik mezhebini temel alan Fatımi Devleti’nde dinsel bir hizipleşme sonucu ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan iki koldan biri olan Nizariliğin temsilcisi olan Haşhaşiler önce İran sonra da Suriye’ye yayılmıştır. Kuşatılması ve ele geçirilmesi güç kaleler temelinde örgütlenmiş olan Haşhaşiler önemli kişilere yönelik suikastlere dayanan etkili bir askerî strateji geliştirerek Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli ve farklı bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Haşhaşiler ideolojik açıdan dönemin Sünni siyasî ve dinî çevrelerini, özellikle de Abbasi Devleti ve onun koruyucusu olan Büyük Selçuklu Devleti’ni düşman kabul etmiştir. Bununla birlikte Haşhaşiler’in Haçlı devletlerini ve Moğol İmparatorluğu’nu hedef alan bazı saldırıları da olmuştur.

İsmaililer ilk büyük başarılarını Fatımiler adlı Kuzey Afrika, Sicilya, Hicaz, Mısır’ı kontrol altında tutan bir devlet kurarak kazanmışlardır. Burada Kahire adlı yeni bir şehir kuran İsmaililer El-Ezher Medresesi’ni kurup burayı dinî öğretilerinin ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi haline getirmişlerdir. Fatımiler’in Sekizinci halifesi Mûstensir’in ölümünden sonra Fâtımîler Hâlifeliği’nin veziri ve Mûstensir’in küçük oğlu Ahmed el-Mustâ‘lî’nin eniştesi olan El-Efdâl Şehinşâh, doğal olarak halife olması gereken Mûstensir’in büyük oğlu Nizâr el-Mustafâ’nın yerine küçük oğul Mustâ‘lî’yi “Dokuzuncu Fâtımî Hâlifesi” olarak ilân edince İsmâililer iki ayrı kola ayrılmış oldular. Fatımileri yöneten askeri diktatörlük halifenin küçük oğlu Mustali’yi, Doğu İsmailileri ve Fatımiler’deki dinî hiyerarşi ise halifenin büyük oğlu Nizar’ı halife olarak tanımışlardır.

Onuncu Fâtımî Hâlifesi El-Âmir bi’Ahkâmi’l-Lâh’ın “Haşhaşiler” tarafından katledilmesinden sonra Mustalilik kolu İkinci bir bölünme hadisesi daha yaşamıştır. El-Âmir’in yerine hâlife olan kuzeni Onbirinci Fâtımî Hâlifesi El-Hâfız li-Dîn-Allâh’ın hâlifeliğini tanımayarak El-Âmir bi’Ahkâmi’l-Lâh’ın yeni doğmuş oğlu Et-Tâyyîb Ebû’l-Kâsım’ın hâlife olması gerektiğini savunanlar ise Tâyyîb’îyye kolunu oluşturarak Davudî İsmailîlik’ten türeyen ve Bohralar adı verilen tasavvufî-yollarhalinde günümüze kadar gelebilmişlerdir. Fâtımîler Hâlifeliği’nin resmî mezhebi ise önce Hâfızîliğe dönüşmüş, daha sonra da Fâtımî Devleti’nin Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılması neticesinde ortadan kalkmıştır.

Nizarilik kolu ise Haşhaşiler’in koruması altında bugün IV. Ağa Han tarafından temsil edilmekte olan hanedanlarını günümüze kadar devam ettirmeyi başarmışlardır.

Tarihçe

Haşhaşiler’in karargahı Elemût Kalesi’nin Moğollar tarafından kuşatmasını gösteren bir minyatür.

Haşhaşiler’in tarihi Elemût Kalesi’nin alınmasıyla başlar. Hasan Sabbah uzun süren misyonerlik ve insan kazanma faaliyetleri sırasında Selçuklularla mücadele etmek için rahat edebileceği ulaşılmaz bir yer aramış, Deylem’de yaptığı faaliyetler sırasında Alamut Kalesi’nde karar kılmıştır. Büyük ve yüksek bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş olan bu kaleye sadece dar bir patikadan ulaşılmaktaydı.

Hasan Sabbah buraya vardığında kale onu Selçuklu sultanından almış olan Zeydî-Alevîler Hanedanlığı soyundan gelen Alevi Mehdi adındaki bir hükümdarın elindeydi. Önce bölgeye dâîlerini yollayan Hasan, bölge halkını ve Alamut’ta yaşayanları kendi tarafına çekmiştir. Hasan Sabbah bu olayları şöyle anlatmaktadır:

Ve sonra Kazvin’den Alamut Kalesi’ne bir dâî gönderdim. Alamut insanlarından bazıları dâînin telkinlerine uyup mezhep değiştirdiler ve Alevileri de buna teşvik ettiler. Dâî yenilgiye uğramış gibi göründü ancak bir yolunu bulup dönmelerin tümünü kale dışına çıkardı ve bütün kapıları kapatarak kalenin sultanın malı olduğunu ilan etti. Uzun münakaşalardan sonra onları yeniden içeri aldı ve insanlar da daha kötüsüyle karşılaşmamak için onun himayesi altına girdiler.

Bundan sonra 4 Eylül 1090 günü gizlice kaleye alınmış, kalenin önceki sahibi elinden bir şey gelmediği için kaleyi terk etmiştir. İranlı tarihçilere göre Hasan Sabbah, Mehdi’ye üç bin altın dinar değerinde bir senet vermiştir. Böylece Hasan Sabbah ve Haşhaşiler örgütlerini resmen kurmuş ve faaliyetlerine başlamışlardır.

Haşhaşiler, Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli rol oynamışlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin en parlak döneminde düşüşe geçmesine ve Sencer, Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki taht kavgalarına önemli etkide bulunmuşlardır. Bu süreçte bazı Selçuklu sultanlarıyla müttefik olan Haşhaşiler çoğuyla da mücadele içinde olmuşlardır. Selçukluların dağılmasından sonra da etkisini sürdüren İran Haşhaşileri Moğolların İran’ı ve Bağdat’ı ele geçirmesine kadar ayakta kalmış, sonrasında ise son liderleri Rükneddin Hür Şah’ın Hülagü’nün isteklerine uymasıyla 1256 yılında Alamut Kalesi, 1258 yılında Lemeser Kalesi ve 1270 yılında Girduh Kalesi boşaltılmış, Moğollar başta Alamut Kalesi olmak üzere tüm kaleleri yakıp yıkmışlardır. Suriye Haşhaşileri Haçlı Seferleri sırasında siyasal olaylarda önemli bir rol oynamışlardır. Raşidüddin Sinan el-İsmaili döneminde siyasal ve öğretisel olarak en parlak dönemlerini yaşamışlardır. 1273 yılında ise kalelerini Baybars’a teslim etmişlerdir.

Haşhaşiler’in örgütlenmesi ve askerî taktikleri

Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat sıkı bir hiyerarşi ve katı kurallara dayanmaktadır. Tarikat kendi örgütlenmesini “davet” olarak adlandırmıştır. Tarikatın temsilcileri “davetçiler” anlamındaki dâîlerdir. Dâîlerin en alt kademesinde “davete cevap veren” anlamına gelen “müstecip”ler, en üst kademede ise “delil” manasına gelen “hücce” yani baş dâî yer almaktadır. “Cezire”, dâînin faaliyet gösterdiği bölgedir. İsmaililer de diğer mezhepler gibi dinî liderlerine şeyh, pir, ata gibi unvanlarla hitap eder. Tarikat mensuplarının birbirleri için kullandıkları terim ise “yoldaş” anlamına gelen “refik”tir. Sıklıkla fedai olarak bilinen suikastçılar ise tarikat tarafından esasiyun olarak adlandırılmıştır.

Haşhaşiler tarihte kendilerinden önce pek görülmemiş olan bir askerî taktik geliştirdiler. Özel olarak tek bir önemli kişiyi öldürmeyi temel askerî taktik olarak kullanan Haşhaşiler, suikastı da kendilerince dinî ve psikolojik bir şekilde uygulamışlardır. Haşhaşilerce yapılan suikastların hiçbirinde ok, zehir gibi silahlar kullanılmamıştır. Neredeyse tüm suikastlarda hançer kullanılmıştır. Diğer önemli husus ise suikastı gerçekleştiren Haşhaşi’nin kaçmaya çalışmaması ve öldürülen kişinin korumaları veya halk tarafından linç edilmesidir. Uzmanlar bunu Haşhaşiler’in eylemlerine ayinsel bir hava katmak ve insanları korkutma, etkileme amacıyla bu şekilde yaptığını düşünmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir